Almanya’da emeklilik reformu yeniden gündemde. Emeklilik yaşının yükseltilmesi, “Rente mit 63” düzenlemesi ve yeni sosyal güvenlik modeli tartışılıyor.

Emeklilik yaşı yükseliyor… Peki bunun adı gerçekten reform mu?
Almanya bir kez daha emeklilik sistemini “kurtarmaktan” söz ediyor. Hükümet çevreleri ve ekonomi uzmanları, yaşlanan nüfusu, azalan çalışan sayısını ve artan sosyal güvenlik harcamalarını gerekçe göstererek emeklilik yaşının daha da yükseltilmesini tartışıyor. Kulağa mantıklı geliyor. Ancak madalyonun diğer yüzüne bakıldığında şu soru kaçınılmaz hale geliyor:
Bu gerçekten bir reform mu, yoksa faturanın yine çalışanlara kesilmesi mi?
Yıllardır aynı senaryoyu izliyoruz. Ekonomik dengeler bozulduğunda kemer sıkması gerekenler ne büyük sermaye oluyor ne de milyarlarca avroluk vergi avantajlarından yararlanan şirketler. İlk hedef her zaman emekçiler, emekliler ve dar gelirli vatandaşlar oluyor.
Bugün de değişen bir şey yok.
Almanya’da milyonlarca insan 40-45 yıl boyunca prim ödüyor, vergi veriyor, ülkenin ekonomisini ayakta tutuyor. Şimdi ise onlara söylenen şu:
“Biraz daha çalışın.”
Peki neden?
Çünkü sistemin yükü artmış.
Haklı bir soru daha geliyor akla:
Sistemi bu noktaya getiren gerçekten 66 yaşındaki işçi mi?
Yoksa yıllardır ertelenen siyasi kararlar, yanlış nüfus politikaları, düşük doğum oranlarına karşı üretilemeyen çözümler ve sosyal güvenlik sisteminin zamanında reforme edilememesi mi?
İnşaat işçisi ile büro çalışanı aynı kefeye konulamaz
Emeklilik yaşını birkaç yıl daha artırmak, masa başında oturanlar için kolay bir hesap olabilir. Ancak her gün inşaatta çalışan, fabrikada ağır yük kaldıran, hastanelerde gece gündüz nöbet tutan insanlar için bu sadece bir rakam değildir.
Bu, daha fazla yıpranmak demektir.
Daha fazla sağlık sorunu demektir.
Belki de emekliliği hiç görememek demektir.
Almanya’nın ortalama yaşam süresi artıyor olabilir. Ancak sağlıklı çalışma süresi aynı hızla uzamıyor. Bu gerçeği görmezden gelen her reform, sosyal adaleti zedeler.
Sosyal devlet sessizce değişiyor
Almanya uzun yıllar boyunca Avrupa’nın en güçlü sosyal devlet modellerinden biri olarak gösterildi.
Bugün ise farklı bir tablo ortaya çıkıyor.
Devlet emekliliğinin yükü azaltılırken vatandaşlara şu mesaj veriliyor:
“Kendi emekliliğini kendin finanse et.”
Yatırım fonları…
Özel emeklilik hesapları…
Sermaye piyasaları…
Bunların hepsi belirli bir gelir düzeyine sahip insanlar için anlamlı olabilir.
Peki ay sonunu zor getiren milyonlarca çalışan ne yapacak?
Asgari ücretle çalışan bir kişinin her ay yatırım fonuna para ayırmasını beklemek, ekonomik gerçeklikten kopuk bir yaklaşım değil midir?
Asıl mesele güven kaybıdır
İnsanlar sadece daha uzun çalışacakları için öfkeli değiller.
Asıl sorun, yıllarca kendilerine anlatılan sosyal güvenlik sistemine olan güvenin sarsılmasıdır.
Bugün gençler şu soruyu soruyor:
“Ben kırk beş yıl prim ödeyeceğim ama emekli olduğumda gerçekten insanca yaşayabilecek miyim?”
Bu soruya kimse net bir cevap veremiyor.
İşte en büyük kriz burada başlıyor.
Tasarruf önce emekçiden değil, israftan başlamalı
Hiç kimse Almanya’nın demografik sorunlarını inkâr etmiyor.
Hiç kimse sosyal güvenlik sisteminin mali baskı altında olmadığını söylemiyor.
Ancak çözüm sürekli çalışanlardan fedakârlık istemek olamaz.
Vergi adaleti yeniden tartışılmadan…
Milyarlarca avroluk vergi kayıpları önlenmeden…
Çok uluslu şirketlerin elde ettiği devasa kârlar daha adil vergilendirilmeden…
Emeklilik yaşını yükseltmek, sorunu çözmekten çok ötelemek anlamına gelir.
Son söz
Bir ülkenin gerçek zenginliği borsa endeksleriyle değil, yaşlılarına nasıl davrandığıyla ölçülür.
Hayatının en verimli yıllarını çalışarak geçiren insanlara, emeklilik yaklaşınca “Birkaç yıl daha çalış” demek kolaydır.
Asıl zor olan ise sosyal devleti gerçekten koruyacak cesur kararları almaktır.
Bugün Almanya’nın önünde duran soru şudur:
Emeklilik sistemi mi kurtarılacak, yoksa sosyal devlet anlayışı mı korunacak?
Çünkü bazen aynı anda ikisini birden başarmak, siyasi cesaret gerektirir. Ve görünen o ki, bugün eksik olan tam da budur.
Editörün Köşesi | Tüm Yazıları
