Mesele yalnızca AfD’nin yükselmesi değil; Almanya’nın nasıl bir geleceğe gideceği ve bu süreçte burada yaşayan bizlerin nasıl bir sorumluluk üstleneceğidir.
Editörün Köşesi |

Ahmet DURMUŞ
info@hamburghaber.de
………………………………………
AfD’nin yükselişi ve merkez siyasetin gerilemesi, Almanya’nın geleceğine ilişkin yeni soruları beraberinde getiriyor.
Anketler Ne Söylüyor? Asıl Soru, Biz Ne Yapacağız?
Almanya siyasetinde dengeler yeniden değişiyor. Son kamuoyu yoklamaları, aşırı sağcı AfD’nin oy oranını yüzde 29’a yükselterek tarihi bir seviyeye ulaştığını gösteriyor. Buna karşılık Başbakan Friedrich Merz’in liderliğindeki CDU/CSU ittifakı ile koalisyon ortağı SPD’nin oy kaybetmeye devam etmesi, ülkede siyasi merkezin giderek zayıfladığına işaret ediyor.
Bu tablo, sadece seçim anketlerindeki rakamlardan ibaret değil. Aynı zamanda Alman toplumunda artan memnuniyetsizliğin, ekonomik kaygıların, güvenlik tartışmalarının ve geleceğe ilişkin belirsizliklerin de bir yansıması.
Peki bütün bunlar, Almanya’da yaşayan milyonlarca göçmen ve özellikle Türk toplumu açısından ne anlama geliyor?
Öncelikle şunu kabul etmek gerekiyor: Artık Alman siyasetinde yaşanan gelişmeleri uzaktan izleyen bir topluluk değiliz. Bu ülkede milyonlarca insanımız çalışıyor, vergi ödüyor, iş kuruyor, çocuklarını yetiştiriyor ve geleceğini burada planlıyor. Alınan her siyasi karar; eğitimden çalışma hayatına, vatandaşlık politikalarından göç ve entegrasyon tartışmalarına kadar doğrudan bizim yaşamımıza da dokunuyor.
AfD’nin yükselişi, doğal olarak birçok göçmen ailede kaygı yaratıyor. Çünkü göçü ve çok kültürlü toplumu sorgulayan söylemlerin güç kazanması, yıllardır bu ülkede yaşayan insanların kendilerini zaman zaman yeniden “öteki” gibi hissetmelerine neden olabiliyor. Özellikle burada doğup büyüyen genç kuşaklar açısından aidiyet duygusunun zedelenmesi, üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir meseledir.
Ancak bu gelişmeleri yalnızca endişe üzerinden okumak da doğru olmaz.
Anketler bize aynı zamanda başka bir gerçeği gösteriyor: Almanya’da geleneksel siyaset, toplumun önemli bir bölümünün sorunlarına yeterince cevap veremiyor. İnsanlar ekonomik belirsizliklerden, bürokrasiden, güvenlik kaygılarından ve gelecek endişesinden çıkış yolu arıyor. Bu boşluk doldurulamadığında ise radikal ve popülist söylemler daha fazla destek bulabiliyor.
Tam da bu nedenle bugün asıl mesele, yalnızca AfD’nin kaç puanda olduğu değildir.
Asıl mesele, Almanya’nın önümüzdeki yıllarda nasıl bir ülke olacağıdır.
Daha içine kapanık, farklılıkları tehdit olarak gören ve toplumsal kutuplaşmanın derinleştiği bir Almanya mı? Yoksa sorunlarını demokrasi içinde çözebilen, farklı kökenlerden insanların birlikte yaşayabildiği, özgürlük ve hukuk devleti ilkelerinden taviz vermeyen bir Almanya mı?
Bu sorunun cevabı, sadece siyasetçilerin elinde değildir.
Türk toplumu açısından çıkarılması gereken en önemli ders de budur. Artık yalnızca misafir işçi kuşağının çocukları değiliz; bu ülkenin işçisiyiz, işvereniyiz, öğrencisiyiz, akademisyeniyiz, sanatçısıyız, gazetecisiyiz ve seçmeniyiz. Almanya’nın geleceği üzerine söz söyleme ve demokratik süreçlere katılma hakkına da, sorumluluğuna da sahibiz.
Demokrasilerde anketler bir eğilimi gösterir; ancak geleceği belirleyen, toplumun demokratik iradesidir. Siyasi dengeler değişebilir, iktidarlar değişebilir, partiler yükselir ve geriler. Ancak değişmemesi gereken bir şey vardır: Farklı kökenlerden insanların eşit haklarla, karşılıklı saygı ve güven içinde yaşayabildiği demokratik bir Almanya idealine olan inanç.
Çünkü bugün sorulması gereken soru, AfD’nin hangi oy oranına ulaştığı değildir.
Asıl soru şudur:
Almanya’nın yarınını belirleyecek bu süreçte, biz nasıl bir duruş sergileyeceğiz?
Editörün Köşesi | Tüm Yazıları


