Editörün Köşesi |
Almanya’da Görünmeyen Şiddet: Konuşulmayan Gerçek
Almanya’da hükümet adına yürütülen son araştırma, uzun zamandır bildiğimizi sandığımız ama tam olarak yüzleşmediğimiz bir gerçeği bir kez daha ortaya koydu: Ev içi ve partner şiddeti, resmi kayıtlarda görünenin çok ötesinde.
Rakamlar çarpıcı. Son beş yılda kadınların yüzde 1,5’i tecavüze uğradığını belirtirken, bu saldırıların yalnızca yüzde 3’ü polise bildiriliyor. Yani istatistiklere yansıyan her bir vaka, aslında buzdağının sadece görünen kısmı. Erkek mağdurların bildirim oranı daha yüksek görünse de, toplam vaka sayısının düşüklüğü nedeniyle tabloyu sağlıklı okumak zor.
Kadınlara yönelik cinsel saldırıların yüzde 98’inden fazlasının erkekler tarafından işlenmiş olması ise sorunun toplumsal cinsiyet boyutunu açıkça ortaya koyuyor. Erkek mağdurların yaşadığı saldırıların üçte birinde de fail yine erkek. Bu tablo, şiddetin bireysel bir “öfke sorunu” değil; kökleri güç ilişkilerine, cinsiyet rollerine ve kültürel kabullere dayanan yapısal bir mesele olduğunu gösteriyor.
Psikolojik şiddet: En yaygın, en görünmez
Araştırmanın en dikkat çekici yönlerinden biri de psikolojik şiddetin yaygınlığı. Son beş yılda partner ilişkilerinde psikolojik şiddet oranı kadınlarda yüzde 23,8, erkeklerde yüzde 23,3. Yaşam boyu oranlar ise neredeyse her iki kadından birine işaret ediyor.
Hakaret, aşağılama, kontrol etme, izolasyon, tehdit… Çoğu zaman “şiddet” olarak adlandırılmayan bu davranışlar, özellikle kadınlar açısından daha ağır ve daha sık yaşanıyor. Araştırma, kadınların olay anında daha fazla korku yaşadığını da ortaya koyuyor. Bu korku, yalnızca o anla sınırlı değil; hayatın tamamına yayılan bir güvensizlik duygusu yaratıyor.
Taciz sıradanlaştırılıyor
Son beş yılda kadınların yüzde 36’sı, erkeklerin ise yüzde 16’sı cinsel tacize uğradığını bildiriyor. Yaşam boyu oranlar kadınlarda yüzde 56’yı aşıyor. Yani her iki kadından biri hayatının bir döneminde cinsel tacize maruz kalmış.
Bu oranlar bize şunu söylüyor: Taciz istisna değil, yaygın bir gerçek. Ancak hâlâ çoğu olay bildirilmediği için kamusal tartışma da sınırlı kalıyor. Utanç duygusu mağdura yükleniyor, fail ise çoğu zaman sosyal çevresinde varlığını sürdürmeye devam ediyor.
308 kadın ve kız çocuğu
Polis verilerine göre 2024 yılında Almanya’da 308 kadın ve kız çocuğu öldürüldü. 191’i partner, eski partner ya da aile bireyleri tarafından.
Bu sayı bir istatistik değil; 308 hayat. 308 yarım kalmış hikâye. Devletin elektronik kelepçe gibi önlemleri gündeme getirmesi önemli. Ancak şiddetle mücadele yalnızca cezai tedbirlerle sınırlı kalamaz. Koruyucu mekanizmaların güçlendirilmesi, kadın sığınma evlerinin kapasitesinin artırılması, erken müdahale sistemlerinin yaygınlaştırılması gerekiyor.
Çocuklukta başlayan döngü
Katılımcıların yaklaşık yarısı çocukluk veya gençlik döneminde en az bir kez fiziksel şiddete maruz kaldığını belirtiyor. Bu veri, şiddetin kuşaktan kuşağa aktarılan bir döngü olabileceğini düşündürüyor. Çocukken şiddeti “normal” gören bir birey, yetişkinliğinde ya mağdur ya da fail olma riskiyle karşı karşıya kalabiliyor.
Şiddetle mücadele, bu nedenle yalnızca yetişkin ilişkilerine odaklanarak başarıya ulaşamaz. Eğitim sisteminden aile politikalarına kadar bütüncül bir yaklaşım gerekiyor.
Göçmenler ve kırılganlık
Araştırma, göçmen kökenli bireylerin partner şiddetine daha fazla maruz kaldığını ortaya koyuyor. Özellikle kadınların daha ağır fiziksel saldırılara maruz kaldığını bildirmesi dikkat çekici.
Burada dikkatli olmak gerekiyor. Bu veriler herhangi bir toplumu damgalamak için değil; sosyal, ekonomik ve kültürel kırılganlıkları görmek için kullanılmalı. Dil bariyerleri, hukuki bilgi eksikliği, ekonomik bağımlılık ve sosyal izolasyon, göçmen kadınları daha savunmasız hâle getirebiliyor.
Hamburg’da yaşayan göçmen topluluklar açısından bu tablo bize açık bir sorumluluk yüklüyor: Şiddeti “aile içi mesele” olarak görmemek. Sessizliği korumak değil, dayanışmayı büyütmek.
Sessizlik en büyük ortak
Bu araştırmanın belki de en önemli sonucu şu: Şiddet yaygın, ama bildirim düşük. Kadınların yalnızca yüzde 3’ü tecavüzü polise bildiriyor. Bu oran, hukuki sistemden ziyade toplumsal güven sorusunu gündeme getiriyor.
Mağdurlar neden susuyor?
Utanç mı?
Korku mu?
Ekonomik bağımlılık mı?
Çocuklarını kaybetme endişesi mi?
Toplumsal baskı mı?
Belki hepsi.
Şiddetle mücadele yalnızca faille değil, sessizlikle de mücadeledir. Medyanın görevi de tam burada başlıyor. Rakamları aktarmak yetmez; görünmeyeni görünür kılmak, mağduru yalnız olmadığını hissettirmek, toplumsal farkındalığı diri tutmak gerekir.
HamburgHaber olarak durduğumuz yer net:
Kadına yönelik şiddetin, çocuk istismarının, her türlü ayrımcılığın karşısındayız.
Şiddeti meşrulaştıran dili değil; insan onurunu savunan dili büyütmek zorundayız. Çünkü istatistikler ancak konuşulduğunda anlam kazanır.
Ve suskunluk, en çok şiddete yarar.
