Politik Olmayan Yazım: Çağlarca / Trabenna Esintileri
Antalya kentinin eski köyü, yeni mahallesi Çağlarca, Bey Dağları’nın yaklaşık denizden 800 metre yükseklikte bir yerleşim yeridir. Bilinen en eski adı Trabenna olup, tarihsel kaynaklarda “ayakla ezmek” (örneğin zeytin, nar) anlamına geldiği belirtilmiştir.
Antalya’dan arabayla önce köylerin içinden, Bahtılı, Çakırlar ve ne ilginçtir ki Körler köyünden geçilerek Geyik Bayırı içinde sola doğru yol alınarak ulaşılır. Yol dağa tırmanırken hem dik, hem dar ve hem de çok dönemeçlidir ama güzeldir; yavaş gidilerek yaşanması gereklidir.
Körler köyünden önce narenciye, kaktüs (kaynanadili), nar ağaçları, ammalar (cennet hurması) ve güller süsler yolların çevresini. Sonra yükseklik artmaya, hava sıcaklığı ve nem düşmeye başlar.
Ormanlık bölgedesinizdir. Yeşilin tonları alır götürür gözlerinizi, beyazın ayrışık renkli dağ doruklarına. Sizi ilk kızılçam, sandal, defne, yabani zeytin, keçiboynuzu, sakız ağaçları karşılar; yükseldikçe sedir (katran ardıcı), karaçam ve ardıç türleriyle tanışırsınız.
Gözleriniz yeşilin tonlarından, kulaklarınız ormanın ve kuşlarla böceklerin orkestra senfonisinden, burnunuz kokuların karışımından başınız serhoş, cildinizi serin esintinin dost sıcaklığı sarar. Gözlemenin yayla tadı damağınızda, buz gibi kaynak suyunu yudumlarken ağzınızda, gönlünüz bir hoştur mutluluktan…
Başınızı geriye çevirdiğinizde, yeşilden maviye dönüşen renk şöleninde salınır sevgiliniz. Akdeniz koyudur serilen önünüzde. Derin mi derin, 0-1000 metrelere iner enginlerde.
Yükseklik, Alp çayırlıklı doruklarda 3000 metrelerin üstünde; gündüz de güneşe, gecede yıldızlara değer. Bazen de dolunay tırmanır apak, taç giyer dağ doruğunda.
Yarışırlar, en usta ressamların elinden çıkmış biçim biçim sıralı dağlar. Bazıları baş kaldırmış isyandadır, bazılarının söyleyecek sözü var insanlığa tarih öncesinden. Bayrak gösterir, parmak kaldırır güney/kuzey yönünde Bey Dağları, namıdiğer Toroslar.
Köyün ortalarında, aşağı mahalleden yukarıya bakınca sabahları güneşin ilk vurduğu taşın adını, GÜNTAŞI koymuşlar köyün eskileri.
Bu gerfef gibi işlemeli kayanın/taşın yanında bir ev düşleyin, sonra yok olmuş.
2010 tarihinde bu evin yerine, çevreye uyumlu, 8×9 taban alanlı, duvarları derelerden, tepelerden toplama doğal taş duvarlı, iç/dış sıvasız, 1+1 tek katlı, dik, yüksek çatılı bir ev kurulur Yazarımızgillerce.
Suyu kendi içindeki kaynaktan sağlayan, elektriğini güneş enerjisinden elde eden, balkonundan yeşilin binbir türünden geçerek, bağ/bahçeli köylerin bitişiğinde beliren Akdeniz, ardında ve tam karşında boylu boyunca uzanıvermiş, pırıl pırıl yatıyor çağlar çağlar öncesinden her görenin ilk aşkı, sevgili ANTALYA.
Soldan yavaş yavaş yükselen, ayakları birbirine karışmış yatan Kadın/Erkek Termessos Dağlarına inat, aşağıdan yukarıya ya da yukarıdan aşağıya gündüzleri gezinen sessiz, yabanıl metal böcekleri; geceleri ateşböceklerine özenen otomobiller, gecenin karanlığını parçalayan sıralanmış ışık zinciri ve bir yıldız gibi kayarak yok olan uçaklar…
Tepesinde yıldızların sofra kurup buyur ettikleri, şerefine kristal kadehler kaldırdıkları, ışık içtikleri kutlu gecelerin Başyücesi Dolunay, selamlayarak çıktığı gibi ağır ağır iniyor merdivenlerinden bir süngü gibi birden yükselmiş Sivri Dağ’dan.
Büyük Olay ve anlatılmaz GÜZELLİK.
Ve insan, insanlar… Küçük varlıklar, varlığının ve diğer varlıkların ayırdında olan insan, insanlar.
Bütün bu güzellikleri saptayan, anlamlandıran, yaşayan insan; yapan insan, yıkan insan; uygarlık yaratan insan, doğasını kendisiyle birlikte yok edebilecek insan.
İnsanlığa yıkım getirecek insan…
Umut da umutsuzluk da sende. Ya yapacaksın ya yıkacaksın; hem doğayı, hem uygarlığı ve hem de kendini.
Evrensel barış, toplumsal barış, doğayla barış, insanla barış, kendinle barış…
Yetsin, bitsin artık savaşlar, ey küçük insan!
Sağlarsan barışı, korursan güzelliği, olursun insan, Büyük İNSAN.


